EBİLTEM blog sayfasına hoşgeldiniz.

Üniversite-Sanayi İşbirliği, Teknoloji Transferi, Patent, Avrupa Birliği Projeleri, Teknoloji Trendleri ve İnovasyon...

ShareThis

5 Temmuz 2012 Perşembe

KOSGEB, Kobi Proje Destek Programları













Sermaye desteklerinin Eski Asur dönemine dayandığını biliyor muydunuz? Zengin halkın sefere çıkan kaptanlara finans desteği sağlayarak oturdukları yerden verdiklerinden çok daha fazla kazanç elde ettikleri söyleniyor.
* Ya da Kraliçe Isobella ve Kral Ferdinand’ın İspanya’nın gelişebilmesi için Christopher Colombus, Magellen ve Amerigo Vespucci’ye fon sağladığını?
 ** Dönemin Ar-Ge çalışmaları olarak değerlendirilebilecek bu faaliyetler için oluşturulan fonlar size de tanıdık gelmiyor mu?

Devletin ya da devlet büyüklerinin Ar-Ge faaliyetlerinin yürütülmesine bu derece yardımcı olduğu bir insanlık kültürü içinde bugünlere geldiğimizi düşünürsek devlet desteklerinden bu derece az faydalanıyor olmamız bir miktar düşündürücüdür. Genlerimizde var olan finansal destek alarak yapılan araştırmaların yürütülmesi şifresinin az da olsa dürtülmesi için bu ayki bültenimizde bir devlet kurumu olan KOSGEB’in başlatmış olduğu KOBİ Proje Destek Programı’nı tanıtmak istedik sizlere.

Geliştirilen bu destek, işletmelere özgü sorunların işletmeler tarafından projelendirildiği ve projelendirilen maliyetlerin desteklenebildiği bir yapı kurmak amacını taşımaktadır. Üretim, yönetim-organizasyon, pazarlama, dış ticaret, insan kaynakları, mali işler ve finans, bilgi yönetimi ve bunlarla ilişkili alanlarda işletmenizi geliştireceğini düşündüğünüz fikirleriniz varsa, KOSGEB size 150.000 TL’ye kadar para vermeyi teklif ediyor. Karşılığında da incelikle yürütülmüş bir proje ve ekonomik kalkınmaya küçük de olsa bir destek bekliyor.




6 ile 24 ay arasında gerçekleşeceğini öngördüğünüz projeniz için başvuruyu da elektronik hale getirmişler. Artık Orta Çağ’dan aktarılmış inovasyon dürtünüzü Orta Çağ’dan kalmış teknikler ile uygulamak zorunda değilsiniz! Adım adım sizi yönlendiren sistem sayesinde 9 aşamada projenizi tanımlamanız, giderlerinizi listelemeniz, yapmayı planladığınız tüm faaliyetleri ve proje sonucunda oluşacağını planladığınız çıktılarınızı belirtmeniz mümkün. Altı asırlık Osmanlı İmparatorluğunun güzel mirası bürokrasinin başvuru aşamasında oldukça azaltılmış olması sizi bu desteği kullanmaya itecek başka bir ayrıntı.

Yanlış anlaşılmasın, başvuru süreci öyle bir öğle tatilinde halledebileceğiniz bir iş değil. En nihayetinde başarı ile proje yürütmek oldukça özveri isteyen bir iş. Dolayısı ile adım adım her şeyin öngörülmesi ve planlamasının yapılması, yazıya dökülmesi oldukça zaman alıyor. Ancak incelikle hazırlanmış bir projenin başarısız olma ihtimali de bir o kadar düşük! Hemen eklemeliyim ki bir öğle tatilinde yapabileceğiniz bir şey var: KOSGEB’in sizin için hazırladığı online başvuru kataloğunu incelemek. Hazırlanan bu doküman sizi proje yapmaya yönlendirecek bir başka güzel ayrıntı.
-------------------------------------------------------------------------------------------
* T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurumu, Araştırma ve İnceleme Raporu, 2009, sf. 13
** The Reniassance in Europe, sf. 49 (http://www.edupub.gov.lk/History%20Gr%208%28E%29/chaptet%20%2002.pdf)




Proje Yönetiminde İnsan Kaynakları ve İletişim Yönetimi

Projeler her zaman insan kaynaklarının yokluğunu çekerler. Bir proje yöneticisinin görevi bu kısıtları en iyi şekilde yöneterek en azından elindekinin değerini bilmektir.

“Motivasyonunu sağlayamadığınız çalışanlar sizi ya yolun ortasında bırakacaktır ya da yolun sonunda başarısız bir işi paylaşmak durumunda bırakacaktır”.

Bunu engellemek doğru iletişim ve insan kaynakları yönetiminden geçiyor. İletişimin bir proje yöneticisinin %90’lık vaktini harcadığı bilinmekte. Peki, siz vaktinizin ne kadarını iletişim için harcıyorsunuz? İletişim dediğimiz zaman tabii ki sadece çalışanlarla iletişim olarak anlamamak gerekiyor, bunun yanında proje ile ilgili bütün paydaşlarla iletişimi göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Ama yanındaki ile iletişim kuramıyorken dış paydaşlarla verimli bir etkileşim içine girmeye çalışmakta boşa bir çaba gibi gözükmüyor mu size?

Kuşkusuz, bir firmanın başarısında proje yönetim süreçleri ve ölçümleri, en önemli başarı yapı taşlarını oluşturuyor. Her ne kadar proje yönetiminin bütün süreçlerini işleyemeyecek olsak da, bir proje yöneticisinin ana işi olan insan kaynakları ve iletişim yönetimi süreçlerini ele alarak genel olarak tekrarladığımız ve farkına bile varmadığımız yanlışlarımızın altını çizmek istiyoruz.

“Her bireyin beklentileri faklıdır, beklentileri yönetin.”

Farklı kültürler, farklı davranış yapıları ve birçok iç ve dış faktörlerle karşımızdakilerden ayrılıyoruz. Zaten böyle olmasaydı, yönetmemiz gereken iletişim sorunları olgusu da olmayacaktı. İletişim yönetiminin en önemli adımlarından biri paydaşların beklentilerini ve ihtiyaçlarını kazan-kazan prensibine göre ortak bir hedefte toplayabilmekten geçiyor. Bir yönetici olarak girdiğiniz bu arenada en güçlü silahlarınızın başında liderlik, güvenilirlik ve doğru mesajı iletme gücünüz geliyor.

Ancak işinizi kolaylaştıracak birçok yaklaşım da var. Mesela çalışanların firma içindeki rol ve sorumluluklarını bilmemesi firmalarımızda sıklıkla karşılaştığımız bir sorundur. Proje yöneticisi olarak takım üyelerinizin ve diğer paydaşların sorumluluklarını açıkça belirtmeniz ve bir rol ve sorumluluk tablosu oluşturmanız gerekir. Unutmayın sorumluluğundan fazla iş yaptığını veya takım arkadaşlarının ne iş yaptığını ve hatta ne iş yapacağını bilmeyen bir çalışan sizin için en büyük risklerden biridir. Her ne kadar bunun sonucunda problem çıkaran çalışanınız gibi gözükse de sorunun kök nedeni sizsiniz! Çalışanlarınızın yapabilirliklerine göre doğru görevlendirme hem proje başarınızı sağlayacak hem de takımınızın kendisini başarılı hissetmesini sağlayarak motivasyonlarını arttıracaktır.

Daha önce belirttiğim kazan – kazan prensibi her ne kadar tarafların bir şeylerden vazgeçmeden elde edebileceği bir çözüm yöntemi olarak gözükmese de, tarafların beklentilerinin farklı olduğunu unutmamak gerekiyor. Farklı beklentileri karşılamak için getirilen çözümler, her iki tarafında kazanmasını sağlayacaktır.
  
“Doğru yaklaşımla en iyi çözüme ulaşın”

Peki, yaşanılan sorunlara karşı sorun çözüm yaklaşımımız nasıl olmalı. Bunu söyleyebilmek için öncelikle kısaca genel yaklaşımları öğrenelim.

1.     Karşılıklı Görüşme Yaklaşımı: En çok tercih edilen yöntemdir. Bu yöntem, problemin kaynağını belirlemeyi ve en iyi çözümü bulmayı amaçlar. Taraflar arasında bir güven bağının olması gerekir. Kazan – Kazan çözümlere bir örnektir.
2.     Uzlaşma Yaklaşımı: Bir verme – alma yaklaşımıdır. Her iki tarafta bir şeylerden vazgeçmek durumunda kalır. Zamanın kısıtlı olduğu durumlarda kullanılsa da genel olarak tarafları memnun etmez.
3.     Zorlama Yaklaşımı: Konumunuzdan aldığınız gücünüzü kullanarak çözümü kendinizin belirlemesidir. Sizin için kazanç karşı taraf için kaybetme durumudur. Takım üyeleri için motivasyon ve moral kaybı nedenidir. Buna rağmen, zamanın olmadığı ve acil durumlarda gerekli olabilir.
4.     Yumuşatma Yaklaşımı: Olayın hep pozitif yönünü görerek problemden kaçınmak. Zaman kazanmak için kullanılan bir yöntemdir.
5.     Görmezden Gelme Yaklaşımı: Çekilme ve problemden saklanma yöntemidir. Bir çözüm yaklaşımı olarak görülmemelidir.
6.      İşbirliği Yaklaşımı: Çözüme proje takımını da ekleyerek değişik bakış açılarını da dikkate alarak çözüme ulaşmaktır. Herkesin kazandığı en iyi yöntemdir.


Proje yöneticisinin tek bir yaklaşımı kullanması kısıtlar nedeniyle mümkün gözükmese de doğru yaklaşım ile takımınızın ve projenizin karşılaştığı problemleri minimum zarar ve maksimum fayda ile yönetebilirsiniz. Şimdi sizden beklenen kendinizi ele alarak kendi kullandığınız yöntemlerin doğru olup olmadığını saptamaktır. Burada takım üyelerinin ve paydaşların memnuniyeti sağlamak için kullanılması gereken yaklaşımı sıralayacak olursak;

1) İşbirliği yaklaşımı,
2) Karşılıklı Görüşme yaklaşımı olarak belirtilebilir.

Diğer yaklaşımlardan özellikle uzak durulması gereken yaklaşımlar ise;
1) Zorlama Yaklaşımı,
2) Görmezden Gelme Yaklaşımı olarak belirtilebilir.

Bu iki yaklaşımda hem takımınızın motivasyonunu hem de moralini bozacaktır. Özellikle “Görmezden Gelme Yaklaşımı” problemlerin büyümesine ve yayılmasına neden olacaktır.

Takımınız ile motive bir şekilde çalışmak istiyorsanız yapmanız gerekenler, rollerini ve sorumluluklarını belirlerken yaşadıkları sorunları da katılımcı bir yaklaşımla, sorunun kaynağına inerek çözmektir. Tabii planlamanızın sürdürülebilir olması için “Tanıma ve Ödüllendirme Yönetimini” de eklemeniz gerekiyor.
                              
“Farkında olduğunuzu gösterin”

Takım üyeleri her zaman için yaptıklarının ve başarılarının yöneticileri tarafından farkına varılmasını ister. Organizasyonlarımız ne yazık ki sadece sonuçlara odaklanarak karın veya kriterlerin sağlanması ile ilgilenmekteler. Oysa bunları başaran ve başarının sürdürülebilir olmasında katkı koyan takım üyelerinin takip edilip bunların fark edilmesi ve ödüllendirilmesi hem proje verimliliğini arttıracaktır hem de çalışan motivasyonunun korunmasını sağlayacaktır.

Özellikle beyaz yaka veya eğitim seviyesi yüksek takım arkadaşları ile çalışıyorsanız odaklanmanız gereken nokta her zaman için para değildir.

Maslow’ un “İhtiyaçların Hiyerarşisi” teorisinde de bahsettiği gibi insanlar katkı koymak ve özelliklerini kullanabilmek için çalışırlar. Oluşturmuş olduğu hiyerarşi piramidi çalışanlarınızı motive etmekte size yol gösterecektir.

Her ne kadar günümüzde kendimizi facebook, twitter, linkedin vb. platformlar üzerinden göstermeye çalışıyor olsak da; iş hayatında herkes kendi kabuğunda yaşamaya devam ediyor. Verimli bir çalışma ve motive olmuş çalışanlar istiyorsanız ‘ben, ben, ben’ demeyi bırakıp birlikte neler yapabileceğinizi düşünmeye başlamanız gerektiği açıktır. Bahsedilen birkaç yaklaşım değişimi sizi daha iyi sonuçlara bir adım daha yaklaştıracaktır.

Unutmayın, sizin göreviniz takımınızı birlik içinde tutmak ve motivasyonu yüksek olarak çalışmasını sürdürmesini sağlamaktır!

Aykut GÜLALANLAR, PMP

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Uyuyan Patentler İçin Ticarileştirme Opsiyonları


 
Türkiye, 1995 yılında çıkarılan patent kanunu ile kendi patent yolculuğuna sessiz bir başlangıç yaptı. O yıldan bugüne, patent başvurularının yapıldığı tek kurum olan Türk Patent Enstitüsü ve diğer kurumların (özel/kamu/üniversite) çalışmaları ile patent konusundaki farkındalık giderek büyüdü. Ancak ne yazık ki gelişmiş ülkeler ile karşılaştırıldığında patent başvuru sayılarımız (hem ulusal hem de uluslar arası) çok gerilerde kalmaya devam etti. Avrupa Patent Ofisi (EPO)’ nin yayınladığı 2011 verilerinde bu durum açık bir şekilde görülmektedir. 2002-2011 yılları arasında 60.000 Avrupa patent başvurusu ile ABD birinci sırada iken, Türkiye 714 başvuru ile çok gerilerde kalmıştır. Aradaki fark, hızlı bir şekilde patent başvuru sayılarımızı arttıracak modelleri geliştirmemiz gerektiğinin açık bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.

Hem mevcut patent kanunundaki eksiklikler/yetersizlikler hem de ülke genelindeki buluşçularımızın patent konusundaki bilgi ve algı eksikliği ülkemizi bu düşük rakamlar ile baş başa bırakmaktadır. Her ne kadar buluş yapmaya meraklı bir millet olsak da koruma konusunda aynı gayreti gösteremiyoruz. Patent alınarak koruma sağlanan buluşlarda ise ekonomik hayata kazandıramama yani ticarileştirememe sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu durum, araştırma-buluş-koruma-pazara girme süreçlerini gerçekleştirebilen firmalar için olmasa da Üniversitede araştırmalarını yapıp buluşa imza atan öğretim elemanları için sorun oluşturmaktadır.

Bildiğiniz gibi, mevcut patent kanununa göre, Üniversite öğretim üyesinin yaptığı buluş, serbest buluş olarak sayılmakta ve patent hakları kendisine ait olmaktadır. Bu durumda, buluş yapan akademisyen patent başvuru işlemlerini de kendisi gerçekleştirmek durumunda. Yani, patent başvurusu ve sonrasındaki ticarileştirme işlemleri ile ilgili olarak Üniversitenin bir yükümlülüğü ve sorumluluğu bulunmuyor. Sonuç olarak, buluşçu akademisyen elinde patent tescili ile buluşunu nasıl pazara süreceğini kara kara düşünmesi için yalnız bırakılıyor. 

Yeni patent kanunu tasarısı taslağında yapılan değişiklikler ile Üniversite öğretim üyelerinin yapacakları buluşlar ve patent hakları konusunda önemli gelişmeler bizi bekliyor olacak. Yeni tasarıya göre (Madde 9 ile – 551 sayılı kanun hükmünde kararnamenin 41. Maddesinde yapılan değişiklik), öğretim üyesi buluşunu yaptıktan sonra bağlı bulunduğu Üniversite’ye buluşunu bildirmek ile yükümlü olacak. Dolayısı ile Üniversite, söz konusu buluşun korunmasına ve daha sonrasında ticarileştirilmesine karar verirse buluş bildirimini takip eden 3 ay içerisinde patent başvurusunu yapmak ile yükümlü oluyor. Bu durumda sürecin nasıl işleyeceğine dair soru işaretleri oluşturan bazı belirsizlikler ortaya çıkıyor. Buluşun değerlendirmesini, patent başvuru işlemlerini ve ticarileştirme süreçlerini üniversitede hangi birim/bölüm üstlenecek ve yürütecek? Gerek üniversitelerin alt yapı ve personel yetersizlikleri gerekse ülkemizdeki ticarileştirme mekanizmalarının tam oturmamış olması, yeni tasarının getireceği işleyişin nasıl olacağı konusunda bizleri düşündürüyor. Dilerseniz bu belirsizlikleri karar vericilere bırakalım ve buluşların ticarileştirilmesi sürecine kısa bir göz atalım.

Araştırma-buluş-koruma-ticarileştirme süreçlerinden ilk 3 aşamanın tamamlanmasından sonra “bölüm canavarı” diye tabir ettiğimiz ticarileştirme kısacası “para kazanma” kısmına adım atılır. Bir akademisyen için belki de en zor bölüm burasıdır. Buluşunu yaptıktan sonra patent başvurusunu gerçekleştiren akademisyen tekrar yeni buluşların peşini kovalamak ister, ancak mevcut buluşun ekonomik hayata kazandırılması gerekir. Bu son adımı tamamlamak için kabul görmüş metotlar ve araçlar kullanılsa da bu amaca hizmet eden yeni girişimleri de görmek mümkün.

Avrupa Komisyonu’nun “IPR Valorisation” Uzman grubunun patentlerin ticarileştirilmesi ile ilgili önerilerinin yer aldığı dokümanda olası araçların değerlendirmesini bulmak mümkün. Raporda, DG Enterprise and Industry nin gerçekleştirdiği KOBİ anket çalışmasındaki patentli teknolojiler için potansiyel ortak bulma araçlarına yer verilmiş. Türkiye’de olduğu gibi Avrupa’da halen kişisel kontaklar bir numaralı ortak bulma yöntemi olarak karşımıza çıkıyor.

 
Ancak söz konusu Üniversitelerden çıkan patentler olunca, aynı yöntemlerin ve araçların akademisyenler tarafından kullanılması çok kolay olmuyor. Ticarileştirme süreçlerinin değerlendirilmesi, seçilmesi ve yönetilmesi işlemlerinin akademisyenler yerine Üniversite bünyesinde yer alan Teknoloji Transfer Ofisi ya da Proje Yönetim ofisleri tarafından yürütülmesi bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor. Ancak yine de buluşçu akademisyenlerin ticarileştirme faaliyetleri için yararlanabilecekleri bazı araçlar ve girişimler mevcut. Patentli buluşların ticarileştirilmek istenmesi fakat başarılamaması veya patent sahiplerinin bu konuda hiçbir çalışma yapmaması sonucu ortaya çıkan “uyuyan patent” lerin artması, bu çalışmaların hayata geçirilmesini tetikleyen unsurlar olarak gösteriliyor.

Dijital yaşama (iş ve özel hayat) geçişte büyük bir ivme yakaladığımızı kabul edersek, elektronik platformlar bu süreçler için de uygun çözüm olmaya aday durumda.  Bu konuda hayata geçirilmiş örnekleri bulmak mümkün. İlk akla gelen, Danimarka Patent Ofisi tarafından hayata geçirilmiş olan “IP Marketplace”.  Patent ve diğer sınai mülkiyet sahipleri ile bu varlıkları satın almak veya lisanslamak isteyenleri bir araya getiren bir platform. Eğer bir firma buluşunu patentlemiş ancak bu teknolojiyi ekonomik yaşama geçirememiş ise bu platformdan faydalanabilir. Aynı şekilde bir akademisyen de patentli buluşunu bu platform aracılığı ile satabilir ya da ilgili kişi/firmaya lisanslayabilir. Bir diğer örneğimiz ise Güney Kore’den. IP Mart adıyla oluşturulan platform da patentli buluşların ticarileştirilmesi için buluşçulara destek sağlıyor.

Bu platformlar ülkelerin Patent Ofisleri veya ilgili Üniversitelerin Teknoloji Transfer Ofisleri tarafından oluşturulabileceği gibi, ticari kurumlar tarafından da hayata geçirilebilir ve yönetilebilir. Bu konuda çalışmalarını sürdüren bazı platformları aşağıda bulabilirsiniz.


Verilen örnekler, buluşun patentlenmesinden sonra yapılacak ticarileştirme çalışmalarına yönelik olmasına rağmen, WIPO (Dünya Fikri Mülkiyet Hakları Organizasyonu) bu işlemlerin patent başvurusu esnasında başlaması gerektiğini düşünüyor. WIPO, yeni patent başvuruları için lisanslama isteği opsiyonu ekleyerek, potansiyel yatırımcı veya ortaklar ile patent sahibinin buluşmasını kolaylaştıracak hamleyi hayata geçirdi. Bu Özellik ile PatentScope üzerinden tarama yaparken ”lisanslanmaya uygun” olan patentleri görüntülemek mümkün olabiliyor.

Ayrıca sektöre özel oluşturulan platformları da görmek mümkün. Yine WIPO önderliğinde ve ilaç firmalarının da desteği ile ilaç sanayine yönelik patentlere ulaşımı kolaylaştıran bu sistem, sağlık alanındaki buluşlara ihtiyaç duyan firmalar ile buluş sahiplerinin bir araya gelmesi için ortak bir zemin yaratıyor. Aynı şekilde, HIV/AIDS hastalığı ile mücadele için gerçekleştirilen patentli buluşlar http://www.medicinespatentpool.org/ platformu ile lisanslanmayı bekliyor.

Ülkemizde her ne kadar patentli buluşların ticarileştirilmesi için risk sermayesi, yatırımcı melekler, kuluçka merkezleri gibi mekanizmalar (bkz: Melek Yatırım ve Girişim Sermayesi – Semih Erden) kullanılsa da elektronik ortamda işleyiş gösteren bu tür sistemlere de ihtiyaç duyuyoruz. Özellikle ticarileştirme süreçlerine pek dahil olmayan buluşçu akademisyenlerimizin patentlerini olası yatırımcılar ile buluşturmanın yollarından biri yukarıda örnekleri verilen platformlardır. Bu mekanizmaların oluşturulmasında finansal kaynak yaratılması konusunda kamu kurumlarına, uygulamaya geçirilmesi aşamasında ise Üniversitelere ve Teknoloji Transfer Ofislerine görevler düşmektedir.





Üretimde Kullanılan Suyun Hikayesi!

Günümüzün en büyük sorunlarından bir tanesi de kaynaklardaki kıtlık. Toplumda yaratılan farkındalık ile tüketilen her türlü enerji, gıda ve tabii ki su olabildiğince azaltma yoluna gidiliyor. Toplumun bir parçası olarak bu hareketlenmeden nasibimizi yürüttüğümüz bir proje ile aldık: Switch4Food (S4F) Tam ismi ile; “Services for Water and InTegrated TeCHniques for Food Industry”

Sekiz ülkeden 9 ortak olarak çıktık bu yola. Başarıyı yakalamak için hedef bir sektör belirledik, gıda üreticileri. Amacımız bu sektöründeki KOBİ’ lerde kullanılan su kullanımı ve atık su yönetimi üzerine iyi uygulama örneklerinin belirlenerek analiz edilmesi ve katılımcı ülkeler arasında transfer edilmesini sağlamaktı.
Nasıl yerine getirecektik bu hedeflerimizi? Her şeyi adım adım planlamıştık:  öncelikle gıda sektörünün mevcut durum analizi yapılacak, bunun için de en yaygın yöntem olan anket kullanılacaktı. Daha sonra tüm ilgili gıda firmalarını bir araya getirebilecek Gıda Kulüplerinin kurulması gerekiyordu. Bu kulüpleri ileride destek alabileceği Çevre Danışmanlık firmalarının işbirliği de sağlanacaktı. Son olarak ise firmalarımızda görülen sorunlara çözümlerin sunulması ve yerel uygulamalar vardı. Aynı zamanda oluşturulacak Sanal Kulüpler üzerinden tüm ortakların firmalarının da sisteme dahil edilmesi ile uluslararası bir paylaşım alanın oluşturulması hedeflenmişti.


Bu program çerçevesinde oldukça yoğun çalışıldı. Öncelikle bilgilendirme toplantıları yapılarak hem üretici hem de çevre danışmanlık firmalarına ulaşıldı. İlkokulda öğrendiğimiz “suyun çevrimi” nden tutun da yeni Çevre Mevzuatı ve AB yasalarına uyumluluğa, su kaynaklarından firmalarda bulundurulması gereken Çevre Görevlilerinin yükümlülüklerine, Su Kirliliği Yönetmeliğine kadar uzman kişiler tarafından bilgilendirmeler yapıldı. Toplantılarda beklentiler ve öneriler tartışıldı. Her toplantı bir sonrakinin girdisi olacak şekilde sohbet havasında gerçekleştirildi. Yine bu toplantılarda alınan kararlar doğrultusunda firma ziyaretleri yapılmasına karar verildi.



Katılımcı firmalarımızdan bazılarının misafirperverliği ile sırası ile Acemoğlu Gıda, Boyacıoğulları Ömür Süt, Anadolu Efes, Tamtad Konserve’ye ayrı ayrı geziler düzenlenerek yerinde uygulama örnekleri incelendi.

Katkılarından dolayı tüm firmalarımıza teşekkür ederek, ziyaret notlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Tüm firmalarımızda üretim sürecinde suyun oldukça önemli bir yere sahip olduğu öncelikle belirtmek istediğim bir konu. İşlenecek ürünün fabrikaya girişini yapması itibari ile su ile haşır neşirliği başlıyor. Bu kadar çok suyun tüketilmesinin yanında tüm firmalarımızın suyun yeniden kullanılması ve üretim sırasında daha az tüketilmesi konusunda oldukça hassas oldukları ise diğer önemli bir konu! Öyle ki kasalardan malzemenin boşaltılmasında, ilk yıkamada, üretilen ürünün içinde, temizlikte oldukça farklı dozajda ve farklı kirlilik yükünde su kullanılıyor. Ancak kullanılan su muhakkak gerekli uygulamalar ile geri döndürülerek prosesin başka bir noktasına ulaştırılıp yeniden değerlendiriliyor.

Bu manzaralar Türkiye’den, peki diğer ortaklarımızın firmalarında neler yapıldığını, sorunların nasıl çözüldüğünü, uluslararası bir çevre danışmanlık firmasına danışmak istersek gerekli bilgileri nasıl alırız?

Bunun için proje kapsamında geliştirilen yukarıda da belirttiğim gibi Sanal Kulüplerimiz var, ya da bizim deyimimizle: Mekandan Bağımsız İş Platformu! Öyle bir yer düşünün ki; toplantılar SİZ ne zaman isterseniz, nerede olmasını arzu ederseniz orada gerçekleşiyor! Bir başka deyişle platforma dahil firmaların, toplantı taleplerini uygun oldukları zamana ve güne göre planlayarak bulundukları yerden bağımsız olarak, telekonferans, skype vb. gibi iletişim araçlarıyla görüşmelerini gerçekleştirmesidir.

Pilot olarak seçilmiş sektör Gıda olduğundan dolayı gıda sektörüyle ilişkili bir firma iseniz; Evet, sizleri arıyoruz! Daha önce de belirttiğim gibi bu platformun yer ve konumdan tamamen bağımsız olmasından dolayı firmaları bulmak ve toplantı talebinde bulunmak çok kolaydır. Ayrıca uluslararası iyi uygulama paylaşımını desteklerken iş ortaklıklarını ve teknoloji transferi olanaklarını da kolaylaştırmaktadır.

Hemen SWITCH4FOOD – “Mekandan Bağımsız” İş Platformunu ziyaret edin ve profilinizi oluşturun. Profiliniz onaylandıktan sonra uygun olduğunuz zaman dilimlerinde firmalara toplantı talebinde bulunun ve iletişime geçin!

11 Nisan 2012 Çarşamba

Şirket İçi Bilgi Yönetiminde Yeni Trend: Sosyal İntranetler






Teknoloji ile bütünleşik hayat tarzına gıpta ettiğimiz yıllar geçmişte kaldı. Kullanım zorlukları ve maddi açmazlar sebebi ile uzaktan bakmak durumunda kalınan bu yaşam tarzı artık toplumsal düzeyde dominant bir hal almış durumda. Aradaki duvarları kaldıran ve bireyleri ‘anlık’ olarak birbirine bağlayan sosyal araç ve ağlar etkileşimi sınırsız hale getiriyor. Bu dönüşümün çalışma biçimleri üzerindeki en belirgin izdüşümü sosyal intranetler. Özellikle beyaz yakalı çalışan sayısı yüksek olan şirketler için bahsi geçen trend önü alınamaz şekilde gelişmekte.


Çalıştığı alanlar arasında 15 metreden fazla fark olan bireyler çalışma esnasında birbirleri ile temas kurmaktan kaçınmaktadırlar.

Yukarıdaki istatistik oldukça ürkütücü. Çünkü bu durum problem çözme esnasında firma içi dinamikleri minimize etmekte. Çalışanlar çalışma alanları içindeki bireyselleşme ve iletişim kopukluğu sebebi ile problemlerin çözümünü başka kanallarda aramakta ya da kendisi çözmeye uğraşırken vakit kaybı yaşamaktadır. Sosyal ağ ve teknolojik araçlar sayesinde aramızdaki duvarların yok oluşunun kutlandığı bir dönemdeyiz. Bu yok oluşa paralel teslim olunan bu yalnızlaşma olgusu ironik bir durum olsa gerek.

Şirket yapılanması içinde bahsi geçen bu yalnızlaşmanın önüne geçmek için dizayn edilen sosyal intranetlerin kullanım oranı artıyor. Yani çalışanlar arasındaki 15 metrelik fiziki mesafe sosyal bir ağ ve makine üzerinden kaldırılıyor! Mevcut şirket içi ağınız dosya paylaşımından öteye gitmeyen bir yapıda olduğu için herhangi bir paylaşım boyutu içermiyor. Yeni sosyal intranetler ise şirketin koruma duvarları arkasında yeni bir etkileşim ve karşılıklı paylaşım ortamı yaratıyor.

 Mevcut şirket içi ağınıza kıyasla sosyal intranetler

Sosyal intranetler şirket içi klasik ağların tahtını sarsmaya başlamış durumda. Değişim şimdiden küresel çapta sosyal intranet yazılımlarını önümüze getirmeye başladı. Bu ağların nasıl bir deneyim sağladığını somut bir şekilde görmek için aşağıdaki yazılımlara göz atabilir, demolardan kullanımına ilişkin daha somut fikirler edinebilirsiniz.




Fikirden Ürüne Giden Süreçte Üniversitelerin Rolü

“Türkiye’deki Teknoloji Transfer Ofislerinin (TTO) rolleri hakkında sağlam bir münazara dinliyorum. Acaba 30 yıl önce Amerika’daki münazara da buna benzer miydi?”
 Bu soru 28 Şubat 2012 günü Ankara’da gerçekleştirilen seminerde Amerikalı bir TTO yöneticisine ait.

Yukarıda sorulan sorunun yanıtı araştırılabilir ancak şunu söyleyebiliriz ki Türkiye’de yıllardır oluşturmaya çalıştığımız yapılar için artık daha olumlu bir ortam var; zira devlet kanadının da durumun önemini kavradığını görmek mümkün. Öyle ki artık Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun kararları Üniversite Sanayi İşbirliği sürecini destekleyecek kurumları belirlemek yönünde alınıyor: TÜBİTAK ve YÖK. ²

Bu yazıda TÜBİTAK ve YÖK dışında 53 farklı kurum ve kuruluşun katıldığı 27-28-29 Şubat 2012’de Ankara’da ÜSİMP ve ARTEV önderliğinde, AUTM’un değerli katılımı ile düzenlenen seminer ve çalıştaylarda konuşulanları ve değerlendirmeleri aktaracağım size. Genel başlıklar altında toparlayacak olursak TTO’ların yapısı ve kuruluşu, yönetimi, sunacağı hizmetler ve görevleri ile işlerliğinin sağlanması ve sürdürülebilirlikleri olmak üzere 4 ana tema konuşulmuştur.

Bence, 3 günün en önemli çıktısı; mevcut durum farkındalığının yaratılmış olması ve dünyada başarılı olmuş 3-5 örneğin incelenip ülkeye uygulanmasının mümkün olmadığı sonucuydu. Katılımcılar da bu konuda hem fikir olduklarını belirttiler. “Bul – İşlet” modeli yerine sadece Türkiye için değil farklı bölgeler için uygun olan “Yap- İşlet” sisteminin benimsenecek olması sevindirici.

Kurulacak ofislerin kamu – üniversite ve özel sektör kuruluşlarının birlikte etkin bir şekilde çalışabilecekleri yapıda oluşmasının başarıya giden yolda önemli bir adım olduğu ve bu sebeple farklı paydaşların yer aldığı “konsorsiyum” yapılanmasına gidilmesi gerekliliği saptanmıştır.

Bir o kadar önemli çıktı da TTO’ların en azından kısa vadede kar getirecek yapılar olmadıklarının dile getirilmesidir. Bugün TTO’ların en başarılı ülke olduğu ABD’de bile kar eden TTO sayısı oldukça azdır.3 Dolayısı ile karlılık konusu bir kenara bırakılıp ülkemizdeki TTO’ların 3 ayak üzerine kurulması gerektiği ortaya konmuştur.

· İlgili bölge ve üniversitelerde Fikri Mülkiyet Hakları (FMH)
· sahipliğine ilişkin kuralların belirlenmiş olması,
· Bölgede TTO’lar için potansiyel olması ve gerekli olan işlevlerin sağlanabilmesi,
· Yerel ve ulusal risk sermayesi ve tohum sermayesi gibi inovasyonun finansmanını sağlayacak mekanizmalar oluşturularak teknoloji transfer zincirinin tüm halkalarının tamamlanabilmesi.

Yazının başında da belirttiğim gibi, devlet artık konuyla daha yakından ilgili, ancak devletin yönetim aşamasında çok da işin içinde olması arzu edilmemiş gibi görünüyor. Katılımcıların ana görüşü TTO yönetiminin esnek olması, dolayısı ile devletten beklenenin sadece “kolaylaştırıcılık rolü” olması ve yasal düzenlemelerin, kısıtlamadan ziyade teşvik edici unsurları ön plana çıkartan özellikte olmaları gerektiği yönünde. Aynı zamanda, devletin TTO’lara finansal destek sağlaması ise tartışmasız herkesin ortak fikridir. Çalışmalar sonunda kazandırılacak katma değerin yine devlete fayda sağlayacağı göz önünde bulundurulursa kurulum aşamasında devlet desteği almaları,  kar edene kadar değil, kendine yeter hale gelene kadar yıllar içinde kademeli şekilde destek oranının azaltılması görüşü kabul edilmiştir.

Konu ile ilgili olarak devlet desteği alan TTO’ nun bu desteği hak edip etmediğinin ölçülebileceği nicel ve nitel performans kriterleri (patent sayısı, lisans gelirleri, işbirliği alışkanlıkları, kültürü vb.) belirlenmesi ve devlet desteği aldığı sürece vereceği hizmetleri ücretsiz olarak yerine getirmesi gibi unsurlar da öne çıkmıştır.

Bir başka önemli konu da TTO bünyesinde çalışacak personelin durumu oldu. İstihdam edilecek personelin profesyonel olarak sözleşmeli çalışması gerekliliği, akademik bir pozisyonda bulunmadan çalışanın %100 enerji ve zamanını işine adayacağı düşüncesi ile belirtilmiştir. Aynı zamanda personelin 4691 sayılı kanun hükümleri kapsamında çalıştırılması ve istihdam edilenlerin “araştırmacı personel” olarak kabul edilmesi ve kısmi zamanlı görevlendirilecek akademik personelin TGB Kanunu ile tanınan istisnalarından yararlanması çalıştay katılımcılarının önerileri içerisinde yer almaktadır.

Diyelim ki şartlar oluştu, bölge teknoloji üretmeye hazır, devlet gerekli desteği sağladı, uygun çalışanlar bulundu peki ne yapacak bu TTO’lar? Toplantının önemli bir bölümünde de bunlar konuşuldu. Genel anlamda TTO’ların bölgesel yapılandırılması gerektiği kararlaştırılınca faaliyetler de buna göre değişkenlik göstereceğinden hizmetlerin ne olacağı değil ne olmayacağı tartışıldı: hizmetler sadece lisanslama ve teknoloji transferi ile sınırlanmamalı, finans desteği vermek değil finans desteklerine ulaştırmak hedeflenmeli!

TTO’ların, öncelikle iletişim ve güven sorununu ortadan kaldırmaları ve bunu başarmanın en kolay yolunun ise başarı örnekleri yaratmaktan geçtiği ortak fikir olarak ele alındı. Güven yaratıldıktan sonraki adımlarda ilgi yaratılması ve maliyetin azaltılması gibi konulara odaklanılırsa daha çok talep yaratılabileceği belirtilmiştir. Son aşama olarak ise somutlaştırma üzerinde durulmuş, fikrin gerçeğe dönüştürülmesinde TTO’larca tam destek sağlanması gerektiği vurgulanmıştır.

Öyle görünüyor ki; katılımcılar 3 günlük yoğun toplantılar boyunca yapılan beyin fırtınasında ellerinden gelenin en iyisini yaptılar. Şimdiye kadar bu konu hakkında yapılmış en verimli, en geleceğe dönük ve uygulanabilir toplantılardan birine katılım gösterdiler. Toplantı sonunda eminim, ABD’den katılan TTO Yöneticisi Vicki Loise’te, Türkiye’nin daha gidecek yolu olsa bile, ABD’de 30 sene önce yapılmış olan toplantılardan çok daha ileri bir farkındalığa sahip olduğunu görmüştür.

------------------------------------------------------------------------------------------------------
1: Listening to a vigorous debate about the roles of TTOs in Turkey. Wonder if the debate was similar in the U.S. 30 years ago? http://twitter.com/#!/vloise
3: AUTM yetkililerince ifade edilmiştir.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------



Kalabalıkların Gücü - CROWDSOURCING

Crowdsourcing kavramı da nereden çıktı dediğinizi duyar gibiyim. Ancak bu konu hiç yeni sayılmaz, ülkemizde de bu model üzerine çalışmalar, girişimler başlamış durumda. Ünlü Wired dergisinin editörlerinden Jeff Howe’ nin 2006 yılında yayınladığı bir makalesinde ele aldığı bu konu o günden sonra crowdsourcing olarak literature geçti. Crowd (kalabalık) ve Outsourcing (bir işin alanında uzman başka bir firmaya yaptırılması) kelimelerinden oluşan Crowdsourcing; toplulukların ortak bir iş yapması, fikir üretmesi ya da firmaya ait bir problemin topluluklar tarafından çözülmesi olarak tanımlanabilir.  Temel olarak crowdsourcing için, köylerde uygulanan ve hepimizin bildiği imece usülü dayanışma-üretme-  modelinin dijital dünyada doğan çocuğu diyebiliriz.

Aslında “Crowdsourcing” modelini uzun zamandır tanıyoruz biliyoruz ve kullanıyoruz. Neredeyse her gün kullandığımız Wikipedia, ekşi sözlük, IMDB, iStockphoto gibi araçları bu modelin en basit örnekleri olarak gösterebiliriz. Windows işletim sistemine rakip olabilecek düzeyde gelişim gösteren ve bugün birçok bilgisayar kullanıcısı tarafından tercih edilen Linux işletim sistemi de bu modelin bir ürünüdür.

Firmalar, Crowdsourcing yaklaşımı ile yenilikçi fikirlere ulaşarak üretkenliklerini arttırabiliyor, aynı zamanda ar-ge ve işçilik gibi maliyetleri minimum düzeye indirebiliyorlar. Firmalar bu model ile çözüm bulmakta güçlük çektikleri problemleri, farklı bakış açısına ve tecrübeye sahip kalabalıklar ile çözüm bulmaya çalışıyorlar. Çözüm üreticiler ise bu sayede hem kendilerine tatmin edici bir mali kaynak yaratıyorlar hem de o projenin bir parçası oluyorlar..

Google arama trendlerine baktığımızda Crowdsourcing üzerine yapılan aramaların dağılımını bir sonraki sayfadaki grafikte görebiliriz. Görünen o ki, Crowdfunding modeli de (kalabalıkların katkısı ile projelerin fonlanması ve hayata geçirilmesi modeli)  yavaş yavaş canlanmaya başlamış. Aslında bu model üzerine kurulu sistemler olmasına rağmen proje fonlama işi ülkemizde henüz filizlenme aşamasında. Türkiye’de de bu konuda bildiğim bir girişim mevcut.


Crowdsourcing.org’ un yayınladığı 2011 yılının en önemli teknoloji trendleri infografiğinde crowdfunding modelinin yükselen bir değer olacağı öngörülmüş. Konu ile ilgili, aşağıdaki uygulamaya geçen girişimlere göz atacak olursak, tahminlerin boşa yapılmadığını görebiliriz .


|diğer platformlar|

(Kaynak: http://www.scribd.com/doc/68022007/Crowd-Power-Letting-the-Crowd-Fund-Your-Small-Business)

Bu konu üzerine yapacağım son birkaç yorum da, platformlar üzerinden çözüm fikirleri paylaşanların hakları üzerine olacak. Crowdsourcing modelinde sorgulanması gereken olgu, fikri hakların korunması ve uygulama aşamasına geçen fikirlerden elde edilecek gelirin fikir sahibi ve firma arasında nasıl paylaştırılacağı. Fikirlerin gönderilmesi aşamasında işaretlenen o küçük puntolu “I Agree with all terms….” ile başlayan cümleleri ve eklerini iyi okumak gerekiyor. Her platformun yapısı itibariyle fikirlerin ticari kullanımı sonrasında elde edilecek gelirin paylaşım modeli farklılık gösterdiği için, fikrinizi paylaşırken dikkatli olunuz. Örnek olarak DELL IdeaStorm’a fikirlerinizi gönderirken herhangi bir hak iddia etmeyeceğinizi peşinen kabul ediyorsunuz:

“I agree to the IdeaStorm Terms of Service and Code of Conduct and understand that by submitting any ideas or comments, Dell and its designees can use my ideas and submissions in any way they see fit without notice, attribution or compensation to me, pursuant to the Terms of Service.”

Dikkat etmekte yarar var.
Fikriniz bol olsun…

(Not: Tam ve kısa bir Türkçe karşılığı olmadığı için yazının tamamında Crowdsourcing kelimesi orijinal haliyle kullanılmıştır.)





Mobil Dünya Kongresi İzlenimleri / MWC 2012

 Mobile World Congress! İkaz ışıkları sönene kadar lütfen kemerlerinizi çözmeyin!

Geçen senelerde de katıldığımız fuara, bu sene KOSGEB desteğini de alarak firmalarımızla beraber katıldık. Uçaktan inişimizden itibaren Barselona’nın her zamanki gibi fuara ne kadar iyi hazırlandığını görüyoruz. Havaalanında “Fast Track” stantlarında kayıtlarımızı yaparken fuarın büyüklüğünü bir kez daha anlıyoruz.



Herkes Burada, Apple Nerede?
Ertesi gün başlayacak olan fuar öncesi Barselona’nın tadını çıkarmayı da unutmuyoruz. Fuar her zaman ki gibi ihtişamlı ve kalabalık, genel beklentimiz fuarın Android ağırlıklı olarak geçeceği yönündeydi. Nitekim de Android’in gövde gösterisi ile geçti. Gözlerin Apple’ı da aradığı fuarda ne yazık ki geçen senelerde olduğu gibi Apple kendini göstermedi. Evet, fuar Android ağırlıklıydı ama gezenler hala IPHONE’larıyla Android’teki gelişmeleri belgeliyordu ve Apple büyük ihtimalle bu görüntüyü keyifle takip ediyordu.












Mobile World Congress
Mobil teknolojiler endüstrisine yön veren “Mobile World Congress”  27 Şubat – 1 Mart tarihlerinde İspanya’nın Barselona kentinde gerçekleşti. 67,000 ziyaretçinin yeni mobil teknolojileri tanımlamak üzere buluştuğu fuarda, 205 ülkeden katılımcılar değerli bilgilere ulaşma, ürün sunumlarını gerçekleştirme ve ağlarını genişletme şansı yakaladı.

İnovasyonu tetikleyecek ilham kaynakları ile bir araya gelmek ve yeni ürünleri ile 1500’e yakın fuar standını ziyaret edebilmek; katılımcılara yeni telefonları, tabletleri, teknolojileri, uygulamaları, arka plan çözümleri ve aksesuarları görme fırsatını da yanında getirdi.

Uygulama Dünyasından 12,500’ün üzerinde uygulama geliştirici, özellikle BlackBerry, developerprogram.com, IBM, IMGA, Nokia, Samsung, WIP son çalışmalarını yakından takip etme fırsatı yakaladı.


MWC, Liderlere yeni ürünleri ile ev sahipliği yaptı.

HTC, “herkesin istediği telefon 3 farklı boyutta sizinle” sloganıyla yeni Android 4.0 One modelini duyurdu. En büyük modeli olan One X, 4,7 inch ekran, 8Mp kamera ve 1.5 GHz 4 çekirdekli Nvidia işlemcisi ile piyasaya sunulurken en küçük model olarak One V, 3.7 inch ekran, 1 GHz işlemci ve 5Mp kamera ile sunuldu.

Huawei, iki yeni 4 çekirdeklisi; Ascend D quad ve D quad XL ile fuarda boy gösterdi. Yine Huawei yapımı uygulama işlemcisi ve yüksek kalite grafik işlemcisi ile kapasitesini ziyaretçilerle paylaştı.

Dünya’nın en büyük yarı iletken firması Intel’de Mobil ürünler pazarında adından daha fazla bahsettireceğe benziyor. Intel’de Atom Z2460 çipli ilk akıllı telefonunu ziyaretçilerle paylaştı.

Vodafone ve Visa mobil dünyadaki en büyük mobil ödeme sistemi ortaklığını duyururken “Mobil cüzdan” servislerinin artık hayatımıza daha çabuk karışacağının da sinyallerini fuardan alıyorduk.

Nokia, Symbian işletim sistemli telefonlarla kaybettiklerini Windows Mobile ile geri almaya çalışıyor. Akıllı telefon portfoyünü Windows ile destekleyerek geliştiren firma, yeni modeli Lumia 610’u gençlerin Windows telefonlarla tanışmasını kolaylaştırmak için tasarlanmış bir ürün olarak lanse etti.

Nokia, yine 808 PureView modelini “41 Mp kamera sensörü” başlığı ile tanıtarak bakışları üzerine topladı.

Google’ın Android standı, kongrenin en büyük ve eğlenceli standında en cana yakın çalışanları ile fuarda kendini gösteriyordu. Eric Schmidt’in meşhur Moore yasasına dayandırarak paylaştıkları da yakın gelecekte bizi nelerin beklediğine dair bir fikir verecektir. Schmidt, 12 yıl içinde telefonların 20 kat daha hızlı hale geleceğini belirtirken bugün 400$ dolar civarı olan telefonların 20$ olacağını söylüyor.

Biz neler yaptık?
Bizlerin de katıldığı fuar da, bölgeye ilgi çekebilmek için hem yeni ağlar ve firmalar ile görüşmeler yapıldı hem de EBIC Ege’nin organizasyonunda yer aldığı ikili görüşme etkinliğine katılındı.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da “ Avrupa İşletmeler Ağı” ‘nın düzenlemiş olduğu ve EBIC Ege ofisi ile katılınan ikili görüşme etkinliği öne çıkan buluşma noktalarından biriydi. 2010’da da katıldığımız etkinlik kapsamında 22 ülkeden 400’ün üzerinde firma 1000’e yakın ikili görüşme gerçekleştirdi. Bu yıl da artan ilgi ile başarılı bir etkinlik gerçekleştirildi ve 600’e yakın firma, 1000’in üzerinde ikili görüşme gerçekleştirerek yeni teknoloji ve ticari işbirliklerine bir adım daha yaklaşmıştı. Etkinliğe bizlerle katılan Sade Ar-Ge, Sade Group ve Anot Elektronik firma temsilcileri 20’nin üzerinde görüşme gerçekleştirdi.

Yine Türkiye’nin dört bir yanından gelen temsilciler ile İstanbul KOSGEB’in organize etmiş olduğu akşam yemeğinde buluşuldu. Yemek sırasında hem yeni ilişkiler geliştirildi ve yeni girişimler için ortam hazırlandı.

Yeni girişimlere yönelik olarak firmalarla birebir görüşmeler yapılmasına olanak tanıyan bu etkinlikler firmalarımızın uluslararası platformlarda kendilerini tanıtabilmeleri ve ortaklar bulmaları açısından önemlidir. Bizleri takip ederek gelecek etkinliklerimiz ile ilgili bilgi alabilirsiniz.